

Türkiye’nin iklim politikalarında yeni bir dönemin kapısını aralayan İklim Kanunu, 2 Temmuz 2025’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesinin ardından, 9 Temmuz’da Resmî Gazete’de yayımlanarak resmen yürürlüğe girdi.
Kanunun temel hedefi, sera gazı emisyonlarını azaltmak, iklim değişikliğine uyum sağlamak ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek olarak belirlendi. Hazırlık süreci Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yürütülen ve Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen bu yasa, ayrıca Türkiye’nin 2053 yılı için ilan ettiği net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda yol haritası oluşturulması da bu düzenlemenin temel motivasyonları arasında yer alıyor.
Yasanın içeriğinde ayrıca, “iklim adaleti”, “net sıfır emisyon”, “emisyon ticaret sistemi (ETS)”, “karbon kredisi”, “gömülü emisyonlar”, “adil geçiş” gibi toplamda 39 teknik terim tanımlanarak, bu alanda ortak bir kavramsal çerçeve oluşturulması hedefleniyor.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’de iklim değişikliğiyle ilgili çalışmalar, genelge, yönetmelik veya strateji belgeleri ile yürütülüyordu. Ancak bağlayıcı bir yasal çerçevenin olmaması, hem ulusal ölçekte koordinasyon sorunlarına neden oluyor hem de uluslararası yükümlülüklerin takibini zorlaştırıyordu. Paris Anlaşması’nın 2021 yılında TBMM tarafından onaylanmasının ardından, bu eksikliğin giderilmesi için İklim Kanunu çalışmaları hız kazanmıştı. Kanuna göre, kamu kurumları, özel sektör temsilcileri ve bireyler; kanunda belirlenen kurallara, alınacak önlemlere ve yapılacak düzenlemelere kamu yararı çerçevesinde uymakla yükümlü hale geldi.
İklim Kanunu’nun Temel Unsurları
1. Kurumsal Yapının Güçlendirilmesi
Kanun, iklim politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasında kurumsal koordinasyonu artırmak üzere, **“İklim Değişikliğiyle Mücadele Koordinasyon Kurulu”**nun kurulmasını öngörüyor. Bu kurul, ilgili bakanlıklar, yerel yönetimler, akademi, özel sektör ve sivil toplum temsilcilerinden oluşacak. Kurul, politika geliştirme, uygulama izleme ve değerlendirme süreçlerinde merkezi bir rol oynayacak.
Kanun, Türkiye’de ilk kez ulusal ölçekte bir karbon piyasası kurulmasının yasal zeminini oluşturdu. Bu piyasa aracılığıyla işletmeler, belirlenen emisyon sınırlarına uygun hareket etmekle yükümlü olacak; sınırı aşanlar emisyon izinleri satın alabilecek, sınırın altında kalanlar ise bu izinleri satabilecek. Böylece “kirleten öder” ilkesi temel alınarak, karbon emisyonlarının ekonomik bir karşılığı olacak.
3. Sınırda Karbon Düzenlemeleri ile Uyum
Avrupa Birliği’nin 2026’da uygulamaya koyacağı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) ile uyum sağlamak adına, Türkiye’deki ihracatçı sektörlerin karbon ayak izinin şeffaf biçimde raporlanması ve azaltılması gerekecek. Bu bağlamda kanun, enerji yoğun sektörlerin karbon yoğunluklarını tespit etmelerine ve buna yönelik strateji geliştirmelerine olanak sağlayacak altyapıyı hazırlıyor.
Belediyeler ve il özel idareleri gibi yerel yönetimler, iklim eylem planları hazırlamakla yükümlü hale getirildi. Bu planlarda, kent ölçeğinde karbon salımının azaltılması, yeşil alanların artırılması, sürdürülebilir ulaşım sistemleri kurulması ve iklim değişikliğine karşı dirençli altyapıların geliştirilmesi gibi başlıklar yer alacak.
5. Finansman ve Teşvik Mekanizmaları
İklim Kanunu, yeşil dönüşüm sürecinde kamu ve özel sektörün finansmana erişimini kolaylaştırmak amacıyla bazı teşvikleri de öngörüyor. Bu kapsamda, yeşil finansman araçları (yeşil tahvil, sürdürülebilirlik bağlantılı kredi vb.) desteklenecek ve iklim projeleri için iklim fonlarıyla uyumlu hibe mekanizmaları geliştirilecek.
Sera gazı emisyonlarının şeffaf şekilde ölçülmesi, doğrulanması ve raporlanması için Ulusal Emisyon Envanteri Sistemi kurulacak. Ayrıca, işletmelerin çevresel etkilerini raporlaması zorunlu hale gelecek. Bu sistemler, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini izleyebilmesi açısından kritik öneme sahip olacak.
İklim Kanunu’nun hayata geçmesiyle birlikte, başta enerji, sanayi, ulaşım ve inşaat gibi yüksek emisyonlu sektörler olmak üzere birçok alanda yapısal değişim bekleniyor. İşletmelerin çevresel sürdürülebilirlik performansları artık sadece sosyal sorumluluk çerçevesinde değil, yasal zorunluluklar kapsamında değerlendirilecek.
Ayrıca, emisyon azaltımı için teknoloji yatırımları teşvik edilecek; bu durum özellikle yenilenebilir enerji, elektrikli ulaşım ve enerji verimliliği alanlarında önemli bir ivme yaratabilir.
Türkiye’nin İklim Kanunu çıkarması, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında yapılan taraflar toplantılarında (COP) verdiği taahhütlerin yasal zemin kazanması anlamına geliyor. Bu gelişme aynı zamanda, ülkenin uluslararası yeşil yatırım fonlarından daha fazla pay alabilmesinin de önünü açabilir.
İklim Kanunu Resmi Gazete Duyurusu’na buradan ulaşabilirsiniz.
Son yıllarda, hem varlık sahiplerinin hem de yöneticilerin UNPRI ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi küresel girişimleri giderek daha fazla benimsemesiyle, yatırımcıların ilgisinde ESG uyumlu yatırımlara doğru gözle görülür bir değişim yaşandı. Bu eğilime, sürdürülebilir yatırım seçeneklerine yönelik perakende talebinde gözle görülür bir artış eşlik ediyor. Bu değişimler, varlık sahiplerinin ve yöneticilerinin ESG hakkındaki duruşlarını ve yatırım karar alma süreçlerindeki rolünü net bir şekilde tanımlamaları için bir fırsat yaratıyor.
ESG faktörleri ile yatırım kararı alma arasındaki gelişen bağlantı, fonları ve varlık yönetimi sektörünü önemli ölçüde etkiliyor. Varlık sahipleri ve yöneticileri, önerilen herhangi bir işlemde veya yatırım kararında ESG hususlarını hesaba katmak konusunda kendilerini giderek daha fazla yükümlü buluyorlar. Bu, sürdürülebilirlik risklerinin uygun şekilde değerlendirilmesini ve yatırımların müvekkillerinin veya yararlanıcılarının ESG tercihleriyle uyumlu olmasını sağlar. Sonuç olarak, ESG konularının entegrasyonu yalnızca bir uyum çalışması olmaktan çıkıp varlık sahipleri ve yöneticileri için temel bir iş hususu haline geldi.
Bu gelişmeleri yakından takip ederek, işletmelerin ESG süreçlerinde ihtiyaçları olan entegrasyonu sağlama konusunda geniş deneyime sahibiz. Hizmetlerimiz, organizasyon düzeyinde stratejik ve operasyonel tavsiyeler sunmaktan, ESG ile ilgili stratejilerin başlatılmasına veya yatırım yapılmasına yardımcı olmaya kadar uzanır.
Kurumsal amaç, hesap verebilirlik ve operasyonel dayanıklılığa artan vurgu, kurumsal stratejiler kapsamında çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) hususlarının önemini artırmaya devam ediyor.
Geçmişte bu tür konular genellikle finansal değeri azaltıcı olarak görülebilirken, artık sürdürülebilir iş uygulamalarının yalnızca riskleri azaltmakla kalmayıp aynı zamanda şirketlerin değerini de artırdığına dair giderek artan bir farkındalık var. Her işletmenin farklı riskleri olsa da, iklim değişikliği etkisi, yolsuzluk gibi etik ihlaller, işçi hakları ihlalleri, modern kölelik ve insan hakları ihlalleri, cinsel taciz iddiaları, iş yeri kültürü ve vergi kaçakçılığı gibi konular yaygın riskler arasında yer alıyor.
İşletmelere, fırsatları yakalarken ESG risklerini etkili bir şekilde yönetmeye yönelik stratejileri anlamalarına ve uygulama süreçlerinde yol arkadaşı oluyoruz. Yönetişim, insan hakları, iklimle ilgili kaygılar ve topluluk katılımını kapsayan derin uzmanlığımızdan ve kapsamlı pazar bilgimizden yararlanarak, işletmelerin uzun vadeli dayanıklı temellerde, başarı bir ESG ortamını en sağlıklı yöntemlerle yönetecek stratejileri geliştiriyoruz.